Cumartesi, Kasım 8

BABAM



Şimdi yanımızda olsan daha mı kolay olurdu yaşamak? Sana anlatabilir miydim herşeyi? Kızar mıydın bana? Kesin öfkelenirdin ama belki de bir süre sonra destek olurdun. Öyle olabileceğini düşünmek iyi geliyor bana… Bilmek isterdim, seninle paylaşmak isterdim herşeyimi sen gitmeden önce temelli…

Sana sarılmak isterdim şimdi, korkuyorum hayattan demek isterdim korkmadan, herşeyi anlatıp beni silmemen için hayatından dizlerimin üzerine çökerdim önünde, yalvarırdım sana günler, aylar, yıllar boyu… Beni affetmeni beklerdim, anlamasan da kabullenmeni sağlardım gururumu, inadımı bir yana koyup. Ağzımı doldura doldura “baba” demek isterdim…

Özledim baba, herşeyini çok özledim; annemle kavgalarınızı, balkonda küçük tüpün üstünde balık pişirişini, bir kere başladınmı en az on kere hapşırışını, ansiklopedileri kitap gibi okuyuşunu özledim, sahi, hangi harfte kalmıştın baba, z’ye vardı daha birkaç cilt, yarım bıraktın baba, herşeyi bıraktığın gibi, beni bıraktığın gibi yarım bıraktın, sensiz bütün değilim baba…

Yine gelsene odama gecenin bir vakti, üzerimden attığım yorganı örtsene baba, hiç kızmam sana bu sefer “uyandırıyorsun beni” diye, yemin ederim, uyuyor numarası yaparım, hiç üzermiyim sözlerimle seni…

Dağ gibiydin gözümde, hala öylesin… Seni düşününce son hallerin gelmiyorki gözümün önüne, hiç üzülme sakın. Kanser eritti seni ama hayalin hiç erimedi baba, seni benden aldı ama anılarımdaki sen de o yok, izi bile yok…

On ay çektin baba, dile kolay on koca ay… Nasıl düşünceli bir adamdın sen, ben nezle olsam bile çekilmez oluyorum, sen o kadar acıya rağmen hep sustun, hiç belli etmedin sancılarını. Kaç kere yakaladım seni sessizce kıvranırken yatağında. Uzaktan ağladım hep seni öyle görünce… Kimseye söyletmedin hastalığını, böyle bir hastalık nasıl saklanabilir baba, annemle ikimiz yaşadık herşeyi, sen üzülme diye kimseye söyleyemedik… Çok yoruldum baba, yaşadıklarımdan değil seni öyle görmek, acı çektiğini bilmek ama iyileşmen için bir şey yapamamak yordu beni… on kere daha yorulurdum baba, neden gittinki…

İki gün önce sen gitmeden buralardan, yanına çağırmıştın ya beni, sesin hala kulağımda… “oğlum, annen kabul etmiyor, susturuyor beni, sen dinle bari” dedin. Konuşamadım, yüzüne bile bakamadım, o an başlamıştı bile içime akmaya gözyaşlarım, yatağına dökülsünler istemedim, başımı salladım sadece… Konuşmak o anda belliki çok zordu senin için. Sesinden, nefesinden belliydi. İstemesem de, dayanamam diye düşünsem de dinledim seni.
“Ben ölüyorum, annene destek ol… Sakın ağlamayın, üzülmeyin arkamdan… Herkese allahaısmarladık dediğimi söyle…” Tam ben odadan çıkarken “ölünce dudağıma bir parmak su sürün” dedin…

Sürdüm baba, Dudaklarına dokunurken son kez baktım yüzüne…

Şimdi ağlıyorum ama sakın üzülme… Bir yandan seviniyorum, unutmuyorum çünkü seni, ilk gün nasılsa sen gidince, sen aklıma gelince de öyle baba… Daha bir yıl yeni oldu, yıllar olsa da farketmez, hep benimlesin…
YARIN YANINA GELECEĞİM, BOL BOL DA SU GETİRECEĞİM SANA… HERŞEYİ ANLATACAĞIM UZUN UZUN…

Çarşamba, Kasım 5

KANAT


Sayılmayan yıllar geçmiş hayatından, tüm garipliklerin içinde garip hissetmiş kendini… Gizlendiği kozadan çıkmamış vakti geçse de doğumunun. Kurduğu güvenli yuva da, her ne kadar herşeyin yolunda olmadığını bilse de ses etmemiş. Yetinmiş verilenle, ekmekle suyun yanına hayal etmiş pastayı ama elini uzatamamış… Bir iki kere uzanmış hayata, denemek için istediği tatları. Kafasını çıkarır çıkarmaz geri girmiş kozasına… Yüzüne vuran havadan korkmuş, kendisine benzeyenlerden korkmuş, çeşmeden akan sudan, radyoda çalan şarkıdan korkmuş…
Alışmış kozasına, kabullendiğini sanmış oradaki küçük hayatını, mantıklı davrandığını düşünürken bilmeden, korkularına bu şekilde bahane yaratmış…

Zamanı dolan koza dayanamamış daha fazla, ışık almaya başlamış yaşamdan içine… O ışığın geldiği delikten baktıkça meraklanmış, ürkmüş merakından, deliği kapamaya çalışmış, gene delinmiş koza, bir daha kapatmış, tekrar delinmiş, bir daha, sonra bir kere daha… Anlamış kozanın içindeki, kozanın vakti doluyormuş…

Delikten içeri giren ışık beslemiş kozanın sahibini, her an biraz daha büyütmüş. Kozanın içindeki büyümüş, hergün biraz daha büyümüş, koza aynı kalmış… sahibi büyüdükçe sığmaz olmuş kozaya… Bedeni ve ruhu sığmaz olmuş çatısı ipekten evine…

Anlamış ki kozanın içindeki; ya bırakacak güvenli evini, kanat çırparak uçacak hayata ya da her gün biraz daha çürüyen kozasının içinde gözlerini yumup ışığa, çürümeyi bekleyecek…
Karar vermiş denemeye… Kanatlarını açmış, kırmış kozasını… Yavaş yavaş havalanmaya başlamış her kanat çırpışında…
ARADA ARKASINA BAKIP KOZASINI ARASA DA... DÖNMEYECEKMİŞ GERİ…

Salı, Kasım 4

FARKLILIKLARIM


“Anne, yüksek lisans için yurt dışına gitmek istememin asıl nedeni eğitim değil. Ülkemi sevmemem de değil. Ben gayim. Sorulara sürekli kaçamak cevaplar vererek daha fazla yaşayamam. Seni çok seviyorum ve bunu öğrendikten sonra benim hayatımla birlikte kendi hayatını da mahvetmeni istemiyorum. Tek çare senden uzak bir ülkede yaşamak. Merak etme anne, aslan oğlun senin istediğin şekilde yaşamasa da çok mutlu yaşayacak. “


Bu üstteki paragraf bizzat benim tarafımdan yaklaşık 2,5 yıl önce şu ünlü itiraf sitesine, “yayınlanmaz nasılsa” diye düşünülerek yazıldı. Ben yayınlanmayacağını düşünerek unutmuştum bile, 2 gün sonra aklıma geldi, siteye girdim ve gözlerime inanamadım. İtiraf yayınlanmıştı ama beni şaşırtan yanı bu değil elbet…
Yüzlerce kişiden yorum gelmişti, şaşkınlıkla okumaya başladım yorumları ve itirafın o site ile sınırlı kalmadığını öğrendim yorumlardan. Sağolsun hala anchormanlik hayatına devam eden ve sanırım en çok izlenen haber programına sahip olan abimiz, ana haber bülteninde benim itirafımı -klasik değimle- tüm ülkeye okumuş bir güzel… Yorumların içinde destek olanlardan küfür edenlere, kendi çocuğuyla ilgili görüş isteyenlerden, “kaçmak çözüm değil” deyenlere kadar her çeşit mutlu edici ve sinir bozucu görüş vardı. Bir tanesi de muhabir bir abimiz tarafından yazılmış, röportaj teklifiydi… Tabiki cevap bile vermedim ama o yorum 1 hafta boyunca -paranoyakça- tanımadığım herkese muhabir muamelesi yapmama neden oldu…
O nefret dolu yorumları yazanları hiç anlayamadım ama sığ düşünceleriyle kabul ettim hepsini… Yaşamı yaşam yapan şeyin farklılıklar olduğunu anlayamayan insanlar… Kendilerinden farklı olanın yerinin cehennem olduğunu söyleyebilecek yetki ve bilgiyi kendinde gören insanlar… Cahillik boyutlarını, kitaplıklarındaki kitap sayısıyla zıt oranlı sanan, sadece cinsel kimliği için değil maddi durumu, rengi, mezhebi ya da yalnızca gülüşü için bile insanlar hakkında yorumlar yapan insanlar…
Ben belki de içimde taşıdığım ama sizlerin anlayamadığı ve sizden farklı olduğumu düşünmenize neden olan bu his sayesinde kabul ettim herkesi… Olduğu gibi, değiştirmeye çalışmadan tanımaya çalıştım… Ve hep mutlu oldum bu sayede… Sizleri tanıdıkça farklı olanın her zaman kötü olmadığını, çoğu zaman heyecanlandırdığını, öğrenme isteği uyandırdığını anladım, yaşadığımı hissettim, dünyayı öğrendim, öğrendikçe kendi farklılıklarımı daha iyi tanıdım, tanıdıkça sevmeye başladım onları…
KARŞIMA ÇIKAN HER FARKTA, BİRAZ DAHA İYİ ANLADIM KENDİMİ… KENDİMİ ANLADIKÇA FARKLI OLDUĞUMU DAHA AZ HİSSETTİM…

Pazartesi, Kasım 3

ŞÜPHE


Sene 2001, Eylül’ün 11’i. Dünya bu günü unutamadı, ben de unutamadım. O gün koca dünya bu olayla sarsılırken, ben başka nedenlerden dolayı çok mutluydum, çekeceğim acıların, uykusuz gecelerin pek yakında olduğunu bilmeden…
O yazın başında üniversite sınavına girdim, lise mezunuydum artık, üniversiteli olmama ve 18’imi doldurmama sadece bir kaç ay kalmıştı, sigaraya başladım, kendimi herşeye daha hazır hissediyordum, bireydim artık…
Sonra aşık oldum yazlıktan bir çocuğa, kimseye söylemedim tabiki, içimde yaşadım gene. Aynı arkadaş grubundaydık, akşamları sahildeydik hep birlikte… Ateşler, şarkılar, dalga sesleri … Kumsalda geceleri birbirmize sarılıp yatardık, hep nedense benim yanımda o olurdu, nedeni belli aslında, ben bir şekilde yanını kapıyordum onun… O da anladı hislerimi, karşılık verdi, sözlerle konuşmadık o zamanlar, yanımda olmaktan hoşlandığını hissediyordum bir şekilde…
Gündüzleri İzmir’e gidiyordu çalışmaya, ben sahilde onun geliş saatini iple çekmeye başlamıştım, gündüzleri çok mutsuz oluyordum, geceleri sever olmuştum her zamankinden daha çok; gece, “O” demekti benim için.
3 ay böyle onun yolunu gözlemekle, kızlarla ilgili muhabbetlerine, kendimi inandırdığım bahaneler üretmekle ama işte çocukca bir umutla kurulan hayallerle geçti.
Eylül geldi sonunda, bizim oralar her zamankinden daha güzel olmaya başladı, tatilcilerin çoğu döndü evine, arkadaşlarımızın çoğu da gittiler ama ben hala ordayım, o da ordaydı… 17 yaşın sersem eden hisleriyle, daha mutluydum şimdi; hafif dalgalı deniz, tüylerini ürperten imbat ve onun hayali…
Yaz nasıl geçti hiç anlamadım, Eylül’ün 11’i olmuştu bile, o gün onların sitenin plajına indim, benden başka kimse yoktu plajda, sonra ıslığını duydum, kafamı çevirdim sevinçle, geliyorum hemen diye işaret etti. Çok mutluydum hem de çok, daha ne isteyebilrdim ki hayattan; üniversiteye başlıyorum, onunla başbaşayım… İstediğim herşey oluyor bu yaz diye düşünüyordum…
Denize girdik, birbirimize güç gösterisi yapıp eğleniyorduk, o bana su atıyordu, ben ona su atıyordum, birbirimizi mantıksızca batırmaya çalışıyorduk. Sonra bir anda yakaladı beni arkadan, sarıldı bana, artık emindim karşılıksız olmadığına hislerimin. “Eve gidelim” dedi, ben de gittim, televizyonu açtı, kola getirdi… Televizyonda çok katlı binalara çarpan uçaklar, bağaran, ağlayan insanlar, tepesinde kara dumanları göğe yükselen büyük yangınlar vardı, ne olup bittiği umurumda değildi, 17 yaşındaydım ve başka şeyler için çok heyecanlıydım. ..
Sonra yanıma yaklaştı ve ilk defa yaşadım onunla bazı şeyleri…
Eve giderken mutluydum, artık platonik değil sevgiliyiz biz diyordum, yüzüm gülüyordu…
Akşam aradım defalarca ama telefonunu açmadı, attığım mesajlara cevap vermedi, ertesi gün evine gittim ama temelli kapatmıştı yaz sezonunu, kimse yoktu…
O ana kadar hiç bilmediğim başka yüzlerinin olduğunu öğrendim insanların. O yüzü hiç sevmedim; yalan doluydu, bencillik doluydu, umursamazlık, acımasızlık ve karanlık doluydu… Bu “yüz”den kaçtım hep o günden sonra, sakladım kendimi… Kalbim kırılmıştı, hayallerim kırılmıştı, güvenim kırılmıştı… Çok zor güvendim insanlara ondan sonra, hala içimde bir yerlerde o günden kalma, adı “şüphe “ olan bir şeyler var, ne kadar istesem de çıkaramadım içimden…
SENE 2001, EYLÜL’ÜN 11’İ… DÜNYA BU GÜNÜ UNUTAMADI, BEN DE UNUTAMADIM…

Pazar, Kasım 2

İLK İTİRAF


Arkadaşım, canım benim, herkes sen gibi olsa n’olurdu ki sanki? Herkes senin gibi anlayışlı olsa, senin kadar umut verse, neşeli olsa, destek olsa yanındakine… On günü geçti sana açılalı, herşeyiyle kendimi anlattım sana, sırlarımla sırrım olduğunu bilmeden tanıyordun beni, şimdi ise hiçbir sırrım kalmadı sana anlatmadığım…


Kaç haftadır sana anlatmaya çalışıyordum, her buluştuğumuzda tam dilimin ucuna kadar gelen kelimeler, ağzımdan çıkamadan gömülüyordu derinlere. Yemek yerken dedin “ya senin hiç kız arkadaşın olmadı mı” diye, o an dedimki içimden “kesin anladı, hissediyor birşeyleri”. Ya kankam benim yemeğini bile bitiremeden kaldırdım apar topar seni ordan… Ama o an söylemezsem bir daha söyleyemem sandım. Hiç planlamadığım şekilde, Kıbrıs Şehitleri’nin ortasında söyledim sana, “ben Gayim “ dedim… Beklediğimden kolay oldu, yıllardır yapmak isteyip de kimseye yapamadığım bir itirafı kafamda o kadar büyütmüşüm ki söylediğim an binaların üstüme yıkılmasını, arabaların durmasını, insanların kan kokusu almış vampirler gibi üstüme atlamasını felan bekliyordum sanki.


Şaşırdın doğal olarak, hiç şüphelenmemişsin bile ama gene de çok olgun karşıladın. En çok hoşuma giden yönü ise ben bir sürü soru sormanı beklerken sen benim hayatımı nasıl daha yaşanabilir hale getirebilirsin diye düşünmeye, benim için endişelenmeye başladın. Birilerinin beni düşünmesine o kadar ihtiyacım vardı ki o gece yaptığımız konuşmaların benim için önemini tahmin edemezsin.


EN İŞLEK CADDENİN ORTASINDA YAPAYALNIZKEN, TUTTUN ELİMDEN, KORKULARIMI PAYLAŞTIN, YALNIZ DÜNYAMI “KALABALIK” YAPTIN…

BEN KALABALIK OLMAYI ÇOK SEVDİM…

Cumartesi, Ekim 18

KARIŞIK


Sen şimdi istanbuldasın, ne yaşadığımızı bilmiyorum, 4 ay boyunca çok şey paylaştık, bulunduğumuz ortam her ne kadar birbirimizden uzak durmamızı gerektirdiyse de bir o kadar da yakın etti bizi birbirimizeÇok farklı geldin bana herşeyinle; bembeyaz tenin, küçük ve çekik gözlerin, dar omuzların, ördek gibi şapşal yürüyüşün, konuşurken 3 aylık bebek gibi kafanın bir yandan bir yana sallanması… Soğukluğun, insanlara olan mesafen, esrarengizliğin, çekiciliğin, zekandaha bunun gibi yazarak bitiremeyeceğim bir sürü özellik… aşık mı oldum yoksa başka bir şey mi onun bile cevabını veremiyorum kendimeilgimi belli etmeye çalıştım belli ölçüde, anla, istiyorsan karşılık ver dedim, cevap alamadım…
Senden ayrılmayı hiç istemedim, her sabah uyandığımda seni görecek olmak bana güç verdi, katlandım herşeye, bunun için teşekkür ettim sana hergün sen bilmesen de. Seni hep korumak istedim herşeyden, ihtiyacın yoktu biliyorum ama gözüm gene de hep üstündeydi.
Son günü unutamıyorum, bir filmin en etkileyici sahnesi aklından çıkmaz ya insanın, benimki de o hesap, unutamıyorum… istanbulda hava alanında aktarmamızı bekliyorduk, yan yana oturduk, pencereden uçuş pisti gözüküyor; kalkış yapan, iniş yapan bir sürü uçak, yeşil yelekli görevliler, bagaj araçları… Onlara bakıyoruz boş boş gözlerle beklerken. önümüzde başka kimse yok ama yanımızda ve arkamızda oturan bir sürü insan. Sen gazete almaya gittin, ben arkandan baktım… Sonra geldin elinde 2 gazete… Ben gazeteyi koydum yanıma aşık aşık seyretmeye başladım yakışıklı yüzünü, sen hala okuyorsun
Sanırım seni bir daha göremeyeceğimi ilk defa o zaman hissettim ve nasıl oldu bilmiyorum ama sana şöyle dedim; “senden çok hoşlandım (sessizlik)… Ayrılmak istemiyorum, seni hep görmek istiyorum (tekrar sessizlik J)”. Söyledikten sonra felç oldum sanki, kafamı çeviremedim hiçbir tarafa önüme eğildim, yere baktım durdum, kıpkırmızı olmuşumdur eminimsonra sen bana doğru döndün, kolunu omzumun üzerinden attın, elinle yanağımı okşamaya başladın… yüzümü çevirdim sana, gözlerime baktın derinden, o kadar çok şey vardıki bakışında, hafif bir gülümseme, hafif bir hüzün ve adını bilmediğim bir sürü şey, o bakışın işlemiş o an bütün hücrelerine beynimin, unutamıyorum… Leonardo Dancı yaşasaydı, orda olsaydı ve görseydi bakışını, Mona Lisa tablosunurtar sana bakıp yenisini çizerdi eminim
Hiçbir şey söylemedinNeden bir şey söylemedin diyezdım sana içimdenŞimdi düşününce anlıyorum seni. Hayatta yapmak istediklerine, kabul gördüğün çevreye, ailene uymuyor hissettiklerin. Korkuyorsun ya da kabullenemedin kendin bile hissettiklerini… kızamıyorum sana çünkü seni anlıyorum, benim de senden bir farkım yok, başta kendimize yalan söyleyerek sahte hayatlar sürdürüyoruz, kaçan güzel günlerin acısını yaşasakta… Gene de bir cevap verseydin nasıl olurduk şimdi diye düşünmeden alamıyorum kendimi
BUGÜN TAM BİR AY OLDU AYRILALI, BANA ASIR GİBİ GELDİSENİ ÇOK ÖZLEDİM

İKAMESİZ


Çeyrek asırı devirdim yalnız başıma… bir çeyrek daha geçer mi yalnız başına?

Gözlerime baktım aynada, kaz ayaklarım çıkmaya başlamış gülerken… Ben ne zaman büyüdüm bu kadar? Büyüdüğümü nasıl anlamadım, yılların geçtiğini, akan su gibi bir daha geri gelmeyeceğini nasıl anlamadım?

Eksik yaşadım bazı şeyleri, çiçek suyla büyür, yaşamadıklarım mı büyütücekti beni de? Başka yerlerde, başka zevklerde aradım yaşayamadıklarımı, bir sürü şey koymaya çalıştım yerine ama becerememişim.


İKAMESİ OLMAYAN ANILARIM OLMALIYDI…

ONLARIN YERİNE KOYMAYA ÇALIŞMAMALIYDIM HİÇ BİRŞEYİ…